M. Nazmi Değirmenci


Elimde Peynir Dürümü!


Bizim zamanımızda, kapımızın önü de bahçemiz de mahallemiz de bizimdi dostlar! Sabah çıkar koşar, oynar, acıkır, susar, yorulur, yatar, kalkar tekrar tekrar durmak bilmezdik. Cebimizde rengârenk bilyeler, elimizde made in Turkey el yapma tel arabalar, iç lastikli şişme yamadan yamulmuş ama sahibini ayrıcalıklı kılan meşin topun ardından koşar dururduk. Her yer bizim için stadyum, park, oyun sahası idi. Her sima bizi, biz onları tanırdık. Kimi celalli, kimi güler yüzlü, kiminin gölgesi ağır, kimi zengin, kimi fukara ama hepsinin bizim terbiyemizde katkıları vardı. Yanlışımızı gören hemen müdahale eder, gerekirse kızar bazen de ensemizde bir şamar sesi duyardık, alınmazdık, gücenmezdik, demezdik babamıza, annemize çünkü bilirdik hata bizimdi. Akşam ezanında annemizin “Baban geliyor” sesi bizi eve döndürür; yorgun, süklüm püklüm sofrada yemeyi zor yer, başımızı yastığa koyar koymaz uyurduk. Tatlıydı uykularımız yattığımız yer hiç önemli değildi, her yer yumuşacık gelirdi bize dedim ya her kapı bizim kapımız, mahallede her büyük bizim amcamız, dayımız, halamız, teyzemiz, ablamız, ağabeyimizdi. Her sofra biz çocuklara açıktı suyu her kapıdan içerdik, elimizde peynir dürümü dünya vız gelir tırıs giderdi. Hayatımız: sade, şahane ve güzeldi; mikrop, virüs, hastalık, aşı hap dilimizde, dillerde yoktu. Ah ah ne temiz bir dünyamız varmış! Hem yaşadığımız çevremiz hem de yürekler temizmiş. Bu gün anılarda hayaller de kalan her gördüğümüz kaynak suyunu ağzımızı dayayarak kana kana içtiğimiz o yaşanmışlıklar yok artık. Bu özlemini duyduğumuz yeni neslin inanamadığı, masal vari anlattığımız o bakir dünyamızı bugün yaşanmaz kılanlara, gelecek nesillerin bir çift sözü olacaktır: “Sizin medeni dünyanız yere batsın!” Biz; kuşlar, kelebekler, arılar, böcekler, ağaçlar, sarmaşıklar, ormanlar, ovalar, dereler, nehirler, kirlenmemiş denizlerle yaşamak istiyoruz. Hepsi bizim yaşamımızın gerçek parçalarıdır. Yaratan hiçbir şeyi sebepsiz yaratmamıştır, ilim: onun yaratılış gayesini aramaktır. Bulanlar âlim olur, ererler bu sırra. Ey medeniyet maskesi giymiş insanlığı şekillendiren kocaman kocaman cahil adamlar, sizlere temiz teslim edilen dünyamızı kirletip bize bıraktınız. “Sizler insanlık geleceğine ihanet eden nesilsiniz!” diyen evlatlarımızın, haykırış sesleri hepimizin kulaklarına gelmeye başladı. Bunlar çığlıklara dönüşecek, cırmalayacak kulaklarımızı ama o gün gözlerimizi, kulaklarımızı kapamamız bizlere yetmeyecek.

ASLINDA TÜKENİYORUZ!

Özgürlük içinde boğuluyormuşuz da haberimiz yokmuş! Hiç birimiz özgürlüğü bu kadar etkin, geniş bir ölçekte düşünemedik. Ne biz bireylerin ne siyasetin ufku bu sınırsız tanımı yakalayamadı. Özgürlüğü; dar çerçevelerde konuştuk, yazdık, kullandık ama bugün her şey bizler için farklı. Aylardır kendi inşa ettiğimiz, süslediğimiz, dayayıp döşediğimiz mahpushanelerimizdeyiz. Manevi bir gönül kaynağı yoksa kişi isyanlarda. Sorarım suçumuz var mı? Tabii ki hayır! Suçsuzuz. Hepimiz masumuz, sevgili dostlar bakın suçlu kavramından o kadar uzağız ki kendimize hiç bir şeyi konduramıyoruz. Fetvayı kendimiz yazıp kendimize uyguluyoruz ama işin aslı öyle değil dostlar yangın artık kapımıza geldi, hepimizi yakacak! Bireyler düzelmeden toplumlar, toplumlar düzelmeden dünyamız düzelmez! Bu gün hepimiz tüketim toplumunun bir parçasıyız ve bunun bilincinde dahi değiliz. Evlerimiz tıka basa dolu, hepimiz alma hastasıyız, tüketme sevdasındayız. İsteklerimiz, ihtiyaçlarımızın çok önünde. Tamir etmeyi unuttuk, moda, yenisini al, her şey den 10’ar 20’şer tane almışız, almaktayız. Tüketiyoruz, aslında tükeniyoruz! Tükeniyoruz diyorum çünkü gelecek nesillerin haklarını gasp etmekle, çalmakla, onların olanları kullanmakla meşgulüz... Hakkımız olandan fazlasını tüketiyoruz. Dengeler değişiyor yani suçluyuz adına ne derseniz deyin gerçek olan şu ki suçuyla övünenler ve dünyayı yaşanmaz kılanlar bizleriz...

    CÜZZAMLI GİBİ

 Covid kâbusu ve yaşadığımız sıkıntılı süreç, babamızdan miras, yıkılmaya yüz tutmuş, doğduğumuz evlere, bakımsızlıktan kurumuş, bağken, dağ olan bahçelere, bağlara, koşup oynadığımız toprağımıza yaradı diyordu bahçe komşum yaptığımız sosyal mesafeli konuşmamızda. Gerçek şu ki dönüp arkada bıraktıklarımıza, unuttuklarımıza, bir daha size dönmen dediklerimize tekrar baktık. Nereden geldiğimizi hatırlar gibi durduk, şehir ekosisteminden kaçıp, doğup büyüdüğümüz toprakları arar olduk, dönmek için çabaladık, kaçtık, kovalandık, kolay olmadı dönüşümüz, lakin geldiğimizde önceki gibi karşılanmadık baba yurdumuzda, çünkü kirlenmiş,  potansiyel virüs taşıyıcı olarak gözüktük, i cüzzamlı gibi bakıldı bizlere, rencide olduk, suçlandık.  Baba mirası evini toprağını satıp yaban ellere göçüp giden, bugün gelemeyenlerin pişmanlıklarını duyduk, kısaca az zamanda çok şeyler yaşadık, umarım ders alırız, bizim olan değerlerimizin kıymetini biliriz, toplumsal duyarlılığımız koruruz.   Yasaklardan sonra kılınan ilk Cuma namazında, şehit kanlarıyla sulanan bu mukaddes vatan toprakları için, “ya ölüm ya istiklal” diyerek,   şahadet şerbetini içen ecdadımızı rahmetle andım.  Bağımsızlık ve özgürlük tanımını bu nesil böyle kavramalı. Sağlıklı günler diyorum.        Elimde



Hüsnü YELBAY
31.08.2020 23:55:09
Çoğumuz cocuklugumuzu özlüyoruz. Farklı şehirlerde köylerde ve mahallelerde yazarakta anlatılanları hepimiz yaşadık çocukluğumuzda. Şimdi tüketim toplumu olduk. Zaman dahil her şeyi hoyratça tüketiyoruz. Israrla birbirimizle yarışıyoruz. Doğayı ormanları yok ettikçe sonumuzu getirdiğinizi bile bile tahribe yok etmeye devam ediyoruz. Mevsimlik giysilerle dolu yardımlarımız. Ayakkabıları koyacak yer bulamıyoruz. 10 , 15 yıldır kullanmadığımız eşyalar ve giysilerle dolu evlerimiz. Üretmeden tüketiyoruz. Aslında geleceğe ait üniteleri bile tüketmeye başladık Dedemizden babamızdan kalan maddiyatin yanında manevi değerleri terkedip tükettik.