Prof. Dr. Ramazan Altıntaş


14 ASIRLIK MİKROSKOBİK HAKİKAT: “RAHİMDEKİ GİZLİ YOLCULUK"

14 ASIRLIK MİKROSKOBİK HAKİKAT: “RAHİMDEKİ GİZLİ YOLCULUK"


İnsanlığın en büyük merakı, her zaman kendi varoluş hikâyesi olmuştur. Nereden geldik ve nasıl şekillendik? Modern tıp; mikroskopların, ultrason teknolojilerinin ve genetik haritaların gelişimiyle ancak son yüzyılda anne karnındaki gizemli yolculuğu tam anlamıyla aydınlatabilmiştir. Ancak bu bilimsel keşiflerden yaklaşık 1400 yıl önce, hiçbir teknik ekipmanın bulunmadığı bir çölde yükselen ses, rahimlerin derinliklerinde olup biteni sadece doğru bir sırayla değil, aynı zamanda hayret verici bir morfolojik isabetle tarif ediyordu.

Embriyoloji bilimi, döllenmiş bir yumurtanın (zigot) karmaşık bir organizmaya dönüşme sürecini inceler. Kur’an-ı Kerim, bu süreci bir bütün olarak, evre evre ve en detaylı şekilde Mü’minûn Suresi’nin 12, 13 ve 14. ayetlerinde bizlere sunar. Bu ayetler, bugün tıbbın kabul ettiği kronolojik hiyerarşiyi (nütfe, alaka, mudga, kemik ve kas) muazzam bir sırayla zikreder: “Andolsun biz insanı, çamurdan süzülmüş bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta (rahimde) bir nütfe (döllenmiş hücre) haline getirdik. Sonra o nütfeyi bir alaka (asılıp tutunan şey) yaptık. Ardından o alakayı bir mudga (bir çiğnem et parçası) haline getirdik. Bu mudgayı kemiklere dönüştürdük; bu kemiklere de et (kas) giydirdik. Sonunda onu bambaşka bir yaratık olarak inşa ettik. Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir!”

Varoluşun ilk adımı olan "Nütfe" aşaması, Kur’an’ın "süzülmüş bir öz" (sülâle) vurgusuyla başlar. Modern biyoloji, döllenmenin milyonlarca sperm arasından süzülerek seçilen tek bir hücrenin, dişi yumurtasıyla birleşmesi olduğunu söyler. Kur’an’ın, spermi bütünsel bir sıvı olarak değil de bir "öz" olarak tanımlaması, genetik bilginin o mikroskobik damlada süzüldüğünü haber verir. Bu, o dönemin kaba gözlem imkânlarıyla ulaşılamayacak kadar rafine ve rasyonel bir tanımdır. Sürecin devamında gelen "Alaka" evresi ise tam bir terminolojik mucize barındırır. Kelimenin Arapça kökenindeki "asılı duran", "sülük benzeri" ve "kan pıhtısı" şeklindeki üçlü anlamı, embriyonun o dönemdeki durumunu mükemmelen karşılar. Embriyo, rahim duvarına tıpkı bir sülük gibi yapışarak anneden beslenir ve dış görünümü itibarıyla pıhtılaşmış bir kan kütlesini andırır. Bir metnin, gözle görülemeyen bir canlıyı fiziksel benzerliğiyle bu denli keskin bir teşbihle anlatması, bilginin kaynağının beşerî olmadığını fısıldar.

Gelişimin en sarsıcı tasvirlerinden biri "Mudga" kelimesinde gizlidir. "Bir çiğnemlik et" anlamına gelen bu ifade, embriyonun üzerinde oluşan ve bugün tıp dilinde "somit" denilen boğumları tarif eder. Bu boğumlar, embriyoya tıpkı dişlenmiş bir sakız veya et parçası görünümü verir. Modern embriyologların mikroskop altında ancak fark edebildiği bu yapısal detayın, 7. yüzyılda tek bir kelimeyle resmedilmesi, bilginin kaynağındaki mutlaklığı gözler önüne serer. Son olarak, iskelet ve kas sisteminin inşası arasındaki kronolojik uyum, vahyin tıp ile olan kusursuz işbirliğini tamamlar. Mü’minûn Suresi’nde kemiklerin oluşumunun ardından üzerlerine "et giydirilmesi" (kas tabakasının oluşumu), uzun süre tıbbın tersini iddia ettiği ancak son 40-50 yılda kabul ettiği bir gerçektir. Vahyin kullandığı "feme" (sonra) edatı, biyolojik bir takvimi işaret ederek, önce kemik dokusunun belirginleştiğini, ardından kasların bu dokuyu sardığını net bir şekilde ortaya koyar.

Sonuç olarak, Kur’an’ın 14 asır evvel kullandığı bu terminoloji, sadece basit birer benzetme değil, her biri birer mikroskobik hakikate karşılık gelen bilimsel koordinatlardır. Modern tıbbın yüksek teknolojiyle ulaştığı verilerin, çölün ortasında okuma yazma bilmeyen bir elçinin dilinden bu denli kusursuz bir sırayla dökülmesi, bilginin kaynağını "zaman ve mekândan münezzeh" bir Üst İrade'ye bağlar. İnsanın kendi yaratılış serüvenine dair sunulan bu kanıtlar, Kur’an’ın sadece bir inanç kitabı değil, aynı zamanda kâinatın ve insanın yaratıcısı tarafından gönderilmiş evrensel bir hitap olduğunu rasyonel bir biçimde ispatlamaktadır. Embriyoloji laboratuvarlarında tescillenen her yeni bulgu, aslında 1400 yıl önceki bu kadim sesin bilimsel bir tasdiki olarak tarihteki yerini almaktadır.